Devrim Erbil’le Sanatla Geçen 50 Yıl Üzerine...

Devrim Erbil’le Sanatla Geçen 50 Yıl Üzerine...

Bir film olsa hayatım ben ona ''Bölünmüş Hayatlar'' derdim...
Röportaj: Hazal Gençay Sungur

 

1- Bu yıl 50. sanat yılınızı kutluyorsunuz. Bu 50 yılda sanatınızda neler yaşadığınızı bize kısaca anlatır mısınız?
Olur mu hiç, kısaca nasıl anlatılır Hazal yani (gülüşmeler) mümkün mü kısaca…  Birkaç kitap olur. Çünkü ben çok renkli yaşadım, çok coşkulu yaşadım. Her zaman şunu söylüyorum; bir film olsa hayatım ben ona ''bölünmüş hayatlar'' derdim çünkü sadece sanatçı olarak yaşamak, sadece eğitimci olarak yaşamak, sadece müzeci olarak yaşamak, kültür etkinlikleri düzenlemek, konferanslar vermek, yazar olmak… Bunlar her biri ayrı bir kişinin yapacağı işler ama biz kendimizi öyle bir ortamda bulduk ki, bütün bunların yapılması gerekiyordu ve bunları yapacak kimse de yoktu doğrusu.

Belki insanlar ''Bana mı dert'' diyorlardı, yani şöyle kısa bir anımı anlatayım size: Biz asistanken 'Akademi Dergisi' diye bir dergi çıkardık. Akademi’nin gururu bir dergiydi; bütün etkinlikler yer alıyor, yazılar yer alıyordu. Hocaların çoğu yazıyordu Nurullah Berk, Bedri Rahmi, Cemal Tollu, Sedat Hakkı, Zühtü Müridoğlu, Hadi Bara, Sabri Berkel, orada hepsi. Rıfkı Melül Meriç çok değerli bir sanat tarihçisidir; onun çok az kitabı vardır ama bilgi birikimi o kadar fazlaydı ki; hani bir kişiyi tarif ederken, ''bir kitap alırken kitaplar üzerinize düşer'' denir, onun bilgisi öyleydi. İnanılmaz bir belleği vardı, Türk Sanatı konusunda büyük bir otoriteydi, dergi için o bize yardımcı oldu. Bu dergi 8 - 10 sayı çıktı, sonra çıkmadı. Yayın parasını da bahane ederek benim yazım çıkmıyorsa bu dergi de çıkmasın dediler. Ve aradan yıllar geçti, ben emekli olmak üzereyim, 2000’li yıllara geçmişiz, bir resim toplantısındayız; böyle bir derginin gerekliliği ortaya konuldu. Çünkü bir kültür değeri ve Akademi’nin tarihinin bir belgesi olarak önemliydi.  Yıllar sonra bir araştırma görevlisi, yardımcı doçent ya da profesör olurken bir kişinin mutlaka yayınlarına bakılacak. Sanat konusunda öncü kurum olan Akademi’nin bir hakemli dergisi olmalıydı, yakışırdı. Orada olması gerekli yayın yoktu. Neden Anadolu Üniversitesi’nin, Erzurum Üniversitesi’nin olsun Akademi’nin bir yayını olmasın. Tabii onlar için çok güzel de bizim olmayışı kötü. Sonra o toplantıda gelen öneri benim derginin başına geçmemdi. Biz o dergiyi 40 yıl önce çıkarttık, eğer 40 yıl sonra bu dergiyi yine ben çıkaracaksam bir anlamı yok ki. Bu bir heyecan, coşku işidir. Gençler bunu alacaklar bir heyecanla yapacaklar. Ben birçok eksiklik görüyorum ve onları düzeltmek için de uğraşıyorum. Bizler dergiler çıkardık, Akademi etkinliklerini yaptık, müze müdürlüğü yaptık yani bütün hayatımız Akademi’ydi bizim. Evde toplanır genç asistanlar mizanpajlar yapardık, daha asistanken konferanslar vermeye başladık, müze katalogları hazırladık, sergiler götürdük yurtdışına, ben Akademi’nin birçok sergisini götürdüm; Kuveyt’e, Sofya’ya, Belgrat’a Modern Sanatlar Müzesi’nin açılışına… Bu kadar bölünmeseydik belki çok daha başka yerlere gelir miydik bilmiyorum ama ben Akademi’yi ve kendimi sanatın bir neferi gördüm.  Bir gün Tiglat diye bir galeride zannediyorum 82 ya da 83 yılında bir sergim vardı, rektör Orhan Şahinler ve mimarlık tarihçisi Bülent Özer orda. Bülent arkadaşım ''çok güzel şeyler söylüyorlar ama bir de bir eleştiri var; çok üretiyor diyorlar senin için'' dedi. Şöyle bir düşündüm dedim ki ''bak Bülent, ben gece derslerine gidiyorum, öğleden sonra müzeye gidiyorum, sabah okuldayım, sergiler açıyorum, ama benim ortalama günde 4 saatten aşağı düşmez resim yapmam. Bir gün hatta 16 saat çalışırım ertesi gün derslerden çalışamadığım olur. Haftada 16 saat yani günde ortalama 4 saatten aşağı düşmez, hani paleti kurumayan ressam derler ya ben öyleyim. Eğer ben 4 saat çalışmakla çok üretiyorsam diğerleri hiç çalışmıyorlar'' dedim. Akademi’de benden çok daha yetenekli çocuklar vardı, ben bunu çok açık yüreklilikle söylerim, deseni güçlü olan, çok zeki olan, çok çalışkan olanlar vardı ama sanatçıda bütün bunların hepsi toplanmalı; yaratıcı bir zeka, özgünlük, yenilik, sabır, ısrar, inat, çalışkanlık… Ben inanır mısınız geçen seneye kadar bir 30 - 40 yıl hiç tatil yapmadım.

 

 

 

Anadolu’da eğitim görüp gelen bir kişi olarak sanatın yaygınlaşması projesine kendimi adadım. Biraz önce telefonda Ali Akdamar’la görüştüm. İstanbul 2010 Kültür Başkenti için bir Anadolu aydınlanması projesi içindeyiz. 20 üniversite dolaştık Türkiye’de. İstanbul’un İstanbul oluşundaki Anadolu’nun katkısını getirecekler sergilerle. Bu akşam onun bir toplantısını yapıyoruz. Ayrıca yarın Bakırköy’de yine İstanbul 2010 projesi içerisinde öğrenci ve resim öğretmenlerine yönelik bir konuşma yapacağım. Üç buçuk milyon kişi oluyor öğretmen, öğrenci ve aileleri, resim dersleriyle karşılaşan çocuklar. Resim dersleri ciddiye alınmayan bir derstir, onun yerine matematik çalışın denir. Resmin önemini belirtmeye devlet kademesinden başlayarak; başbakan, devlet bakanları, milli eğitim bakanının uyarısıyla milli eğitim müdürleri geliyorlar. Ben de orada resim öğretmenlerine biraz moral vermek, biraz önemsetmek için gerekliliğini anlatmakla yükümlüyüm. Bakın hala ben bu yaşımda burada resimlerim bitiyor, gece iki buçuğa kadar çalışıyorum, sabah altı buçukta kalkıyorum konferansa gidiyorum, serginin kataloğunu hazırlıyorum. 50 yılda her koşulda çalıştım, her koşulda inat ettim, ne bileyim tüberküloz oldum sanatoryuma yattım orada bir sanat ortamı yarattım, Anadolu’da konferanslar verdim. Bütün bunların da güzel sonuçlarını gördüm doğrusu. Balıkesir’de adıma bir çağdaş sanatlar müzesi var, 2004 yılında açıldı. Orada sadece benim eserlerim değil, 200 kadar Türk ressamının eserleri var. Dostlarım, arkadaşlarım, öğrencilerim, Türk sanatında belli yere gelen sanatçıların da eserleri var. Büyük bir koleksiyona sahip belediye ve Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi bugün duruyor orada. Devlet sanatçısı oldum, Uluslararası 2 önemli ödülün sahibi olmakla da gurur duyuyorum. Bunlardan biri 1966 Tahran Bienali’ydi ve bana orada birincilik ödülü verdiler. Sonra Akdeniz ülkeleri arasında da 71’de İskenderiye Bienali’nde ödülüm var. Türkiye’dekileri saymıyorum, onlardan da tatmin oldum. İsmimin sevildiğini biliyorum, resimlerimin sevildiğini biliyorum, almak isteyenlerden biliyorum, çıkan yazılardan biliyorum, yurtdışı sergilerden, uluslararası müzayedelerden biliyorum ve bunlar çok hoşuma gidiyor. Çok güzel bir sanatçı dönemi yaşıyorum. Ama hani 'ben güzel bir evde yaşıyorum ama bu evi ben yaptım' der gibi, biz de Türkiye’de birçok ilkleri yaptık. Yapamadığım tek şey herhalde evliliklerim oldu; 3 evlilik, onlardan da 4 tane güzel çocuğum var. 3 eşim ressamdı, çocuklarımın da en küçüğü hariç hepsi sanatla ilgili. O da benim büyük mutluluğum tabii.

 

2- Sizin sanat hayatınızdaki 50. yılınız aynı zamanda İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti seçildiği yıla denk geliyor. Bu açıdan baktığınızda son 50 yılda Türkiye sanat ortamında olumlu ya da olumsuz nelerin değiştiğini söyleyebilirsiniz?
Şimdi bir defa gelişmemek mümkün değil. Mutlaka bir gelişme olacak. Bu gelişme hangi boyutlarda, neredeydi nereye geldi ona baktığınızda büyük bir yol kat ediliyor. Ama bu mu olmalıydı, nasıl olabilirdi? Bir defa biz bu sanat savaşını veren çok az insandık ve yine de çok azız. Neden azız? Bakıyorum New York’ta 200 bin ressam var, ondan sonra Paris’te vergiye kayıtlı 80 bin ressam var, Rusya Ressamlar Birliği’nin 30 bin üyesi, Azerbaycan’ın 10 bin üyesi vardı 1999’da. Bugün 5 - 6 bin üyesi olduğu söyleniyor Plastik Sanatçılar Derneği’nin, ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyorum ama Türkiye’de kaç ressam var derseniz bundan yine bir 30 sene önce bir sanat yazarı arkadaşımızın yaptığı istatistiklere göre amatörü de dahil 2 bin, bugün hadi bu 6 bin ya da 10 bin olsun. Şimdi 200 bin ressama göre bu ne kadar az değil mi? 500 bin kişilik bir orduyla 20 bin kişilik bir ordunun savaştığını düşünün, kötü bir benzetme ama, onların içinde tabii bir ağırlığı var bunun. Devlet destekliyor, vergiden düşebiliyorlar resim aldıkları zaman, teşvikler var, onore ediliyorlar… Bizim dönemimizde hocalarımız, Bedri Rahmi bunun dışındaydı o sürekli resim yapardı, senede bir tane resim yaparlardı devlet sergisinden devlet sergisine. Devlet onu alır, bir Akademi hocası 1000 Lira alıyorsa onu 10 bine alır, her ay maaşına eklenirdi ve hayatlarına biraz katkı gelirdi. Hemen hemen hiçbir sanatçının bir atölyesi yoktu. Benim bildiğim bir Ayetullah Sümer’in vardı, varlıklı bir kimseydi, ağabeyi maliye bakanıydı. Bedri Rahmi’nin daha sonraki yıllarda oldu. Bizim hoca kuşağı, bir radyo konuşmasında dinliyorum, Ali Çelebi; ''Sabah kalkıyorum bir odada resim yapıyorum, güneş ışığı geçince diğer odaya geçiyorum'' diyor. Yani bir atölyesi yok evinin bir köşesinde yapıyor. Yine de şanslı, birçoklarına eşleri izin vermiyorlar, boya kokuyormuş falan, bir de böyle var. Şimdi atölyesi olmayan insan, bir de karşılaştırın batıyla, bunu aşağılamak için söylemiyorum Türkiye’deki gerçekleri söylemek için söylüyorum. Aydın Cumalı’yla 15 sene önce bir gün bir vapurda karşılaştık 'Sanatçılar ve Atölyeleri' diye bir kitap gösterdi. Sanatçılar villa gibi evlerde, havuzları var, bahçeler içinde… Ben yine şükrediyorum benim burada 4 dairem var, burada hem çalışıyorum yanda galerim var, aşağıda asistanlarım çalışıyor, yukarıda yine bir çalışma mekanım var. Şimdi yerler arıyorum, cam yapmak istiyorum vesaire. Ama belli bir kazanç seviyesine erişmeden sanatçının da istediği yere seyahat edemeden, istediğini göremeden, karşılaştırma yaptığınız zaman o günkü koşullarla bugünkü arasında dağlar kadar fark var. Mesela hocam Bedri Rahmi’nin bir derste anlatırken belleğimde derin izler bırakan bir sözü şudur; ''Ben Akademi’yi bitirinceye kadar iki tane renkli resim gördüm, bir Van Gogh’un Postalları bir de Gauguin’in bir resmi''. Bir düşünün ki, bugünkü reprodüksiyonlarla bundan 70 sene öncesinin koşulları içindekiler kim bilir ne kadar kötü baskılardı. Bugün bile bütün baskıların çok iyi olduğu söylenemez ama bugün öğrenciler internette dünyayı dolaşıyor, hocalar her türlü belgeseli gösteriyor, dışarıdan sergiler geliyor... İstanbul’da iki tane galeri vardı. Biri şehir galerisiydi belediyenin bir de yabancı Fransız Kültür Merkezi, Amerikan Kültür Merkezi… Bir Maya Galerisi ilk olarak açılmıştı. Onda da D Grubu, Narmanlı’nın orada İstiklal Caddesi’nde şapkacı dükkanında ilk sergilerini açmışlardı. Öyle baktığınız zaman bugün çok büyük farklılıklar var. Bu farklılıklar aynı zamanda nitelik olduğu gibi nicelik açısından da bir büyümeyi gerektirdi. Tek Akademi’ydi, bugün 19 tane Güzel Sanatlar Fakültesi var. Türkiye’nin her yerinde resim düşünülüyor, resim yapılıyor, insanlar sanat konuşuyor ama yeterli mi? Ben hep onu söyledim. Örneğin 1980’de Paris’teydim, Francis Bacon’ın bir sergisi vardı. O akşam bizim Siyaset Meydanı gibi bir topluluk onun resmini tartıştı. Francis Bacon oradaydı, sosyologlar, psikologlar, sanat tarihçileri, yazarlar, sanat psikolojisiyle uğraşan insanlar, toplum örgütleri, eğitimciler hepsi bir araya geldiler ve bir sergiyi tartıştılar. Bizde oldu mu böyle bir şey? Bunlar olduğu zaman daha da yaygınlaşacağız. Ama bizim avantajlarımız yok mu, var. Anadolu gibi bir coğrafyaya ülkenin sahip olması, 70 milyon bir nüfusa sahip olması ve bu Anadolu’nun bir kültür mirasının üzerinde oturması, hiçbir coğrafyaya sahip olmayan pek çok kültürün gelip geçtiği -ve ben genlerin sadece fiziksel değil kültürel gen olarak da geçtiğine inanıyorum- uygarlıklardan edinilen birikimler bugünkü insana da yansıyor. Ve biz yıllarca 5 bin kişiye yetenek sınavı yaptık onların içinde bir 50 kişi vardı inanılmaz işte bu yetenek bu toprağın bereketi. İstanbul gibi belki dünyanın başkenti olacak bir kentte yaşamak ve çok bakir değerler üzerinde bulunmak. Bunları belki herkes fark etmiyor ama edecekler bir gün. Bu da sanat tarihçilerinin, sanat yazarlarının, biz hocaların görevi.

 

 

 

3- Bir süredir Batı sanat piyasasında farklı kültürlerin çağdaş sanat adına ürettikleri işler ilgi görüyor. Türkiye de iyi ya da kötü bunun içinde yerini almaya çalışıyor. Bu açıdan baktığınızda Türk çağdaş sanatının dünyadaki yerini nasıl değerlendirirsiniz?

Cumhuriyet’le beraber biz birçok eski kültürel bağlarımızı kestik. Bunu açıklamak gerekli. Yanlış mıydı? Hayır. Ben inançlı, Atatürk sevgisiyle dolu, Atatürkçü bir insanım. Hala bugün onun ilkelerinin geçerli olduğuna inanıyorum, yapılan işin çok doğru olduğuna inanıyorum ve başka türlü olamazdı. Yazınızı değiştiriyorsunuz, kıyafetinizi değiştiriyorsunuz pek çok şeyi değiştirip yeni bir çağdaş yaşama ulaşmak istiyorsunuz. Laik bir devlet oluyor, ulusal bir devlet oluyorsunuz bütün bunlar çok kolay şeyler değil, bu bir operasyondur. Ve bu operasyona o dönemde Atatürk‘ün büyüklüğü ve Türkiye’nin yeni bir coşku ile yeni bir Cumhuriyet kurması, çok büyük hamleler yapması durumuna kimseden ses çıkmadı. Ama ne var ki demokratik bir yaşam biçimine, 46’dan sonra çok partili rejime geçildiğinde birçok insan bu yarayı kazıdı. Dini istismar ettiler, hilafetin kaldırılmasından yazıdaki değişikliğe, laiklikten çağdaş yaşama, bütün bunların sonucunda kendi değerlerimizi bırakıp başka değerler üzerine oturan bir toplum haline geldiğimizi söylediler. Ve bu operasyonda bir acı olacaktı, her operasyonun bir acısı vardır. Bu acı abartıldı ve abartılarak öne sürüldü çıkar uğruna. Türkiye başka ne yapabilirdi? Batıyı örnek almıştı zaten. Sadece Cumhuriyet’le değil Osmanlı’nın son döneminde bunlar oldu. Tanzimat Fermanı’ndan başlayın, askerlikle ilgili değişiklikler gibi pek çok şey batıyı örnek almaya doğru bir gidişti. Cumhuriyet de kesin kararını verdi, batılılaşma da o zaman batının kurumlarını benimsemeyi getirdi. Peki ne oldu? Bu devlet eliyle oldu. Devlet birçok kurumun kurulmasına öncülük etti; Devlet Tiyatrosu, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Devlet Operası, Devlet Balesi, Devlet Senfoni Orkestrası… Devlet çağdaş yaşamın gerekli kurumlarını kendi kurmaya çalıştı, bu ne kadar tuttu? Tuttuğu kadar tuttu, daha iyi de tutabilirdi ama 46 sonrası bu yön saptırılmasaydı daha kişilikli bir tutum içinde olabilirdi. Kendi değerlerimizin de farkında olalım ama çağdaş bir yaşamı benimseyelim. Buradan yol saptırılmaya çalışıldı. Laiklik başta olmak üzere çok değişik başörtüler girdi, sağ sol birbirine girdi ve Türkiye’nin büyümesini istemeyen yabancı ülkeler bu gerilimi körüklediler. Türkiye çok daha farklı yönlere gidecekken, terörü körüklediler, milyarlarca dolar gitti, insanlar öldü… Bize eskiden brifing verirlerdi Akademi’de; Türkiye’nin düşmanları ülkelerle ilişkisi nedir diye. MİT’ten gelirler, Genelkurmay’dan gelirler. Hiç unutmuyorum bundan belki 30 sene önce bir Albay şöyle söyledi; ''Öyle bir yerdir ki Türkiye, ne bunun güçlenmesini isterler ne de güçsüz olmasını isterler. Tıpkı bir ağaç gibidir. Gürleştikçe budarlar kurudukça sularlar''. Dışa bağımlı bir ekonomi, onlara bağlı… İşte bu hale getiriyorlar. Oysa Cumhuriyet’in değerleri, yetişen büyük coşkulu bir gençlik bunlara çok daha iyi sahip çıkabilirdi. Biz hep ideal duygularla büyüdük. Ülke için bir şey yapabilmek, bu idealizm kayboldu belki. Ve batı kurumları gelirken Türkiye’ye, batılı anlamda bir sanat anlayışı da geldi. Ama bir yandan eski geleneksel sanatların canlanması, hatta Akademi’de bile yer alması, bunun için özel bazı uygulamalar yapılması… Bu sefer bir kutuplaşma oldu. Halbuki kutuplaşma olmadan kendi doğal çizgisi içinde gelenekle çağdaş beraber gidebilirdi. İki kutup oldu; birisi aktarmacı batı hayranları ki, bunların örnekleri Akademi’de de her zaman ve çoğunlukla oldu. Onlar şöyle dediler; ''Paris’ten uzaklaştıkça sanat yapılmaz, Paris’ten uzaklaşıldıkça sanattan uzaklaşılmış olur. Biraz Yugoslavya’da olur, Türkiye’de şöyle böyle biz de burada oyalanıyoruz''. Bu yanlıştı. Ama batının akımlarını ve Türk sanatını izlerseniz; batıdaki bir akım, örneğin 1870’lerde empresyonizm çıkıyor, 1914 kuşağı Çallı’lar onu getiriyorlar, Türkiye’de yenilik oluyor. Ondan sonra süreler kısalmaya başlıyor, e tabii Şeker Ahmet Paşa’lar Türk Klasisizmini ya da oryantalizmi getiriyorlar. Belki bir tek burada, oryantalizmde, ilginç bir durum var. Çünkü batılı oryantalistler içinde en içten olanı bence Osman Hamdi’dir Jerome’lar vs. yanında. Çünkü Osman Hamdi bu toprağın insanıdır. Onun resimleri -camii önünde insanlar, çiniler, hocalar vb.-  kendi yaşamını da ortaya koyduğu eserlerdir. Diğerleri; dışarıdan o pitoreskleri, o haremi, gizemli doğu dünyasını, çarşıları, esir pazarlarını abartarak anlatırken, bir tek Osman Hamdi buradan gelmiştir, bir tek oryantalizmde aradaki zaman farkı çok yoktur… Süreler kısalmaya başlar; D Grubu 33’te 1906’nın akımlarını getirir, şimdi getirir de kübizmin Türkiye’de ne işi var ve kübizm falan olmadı. Bir Nurullah Berk’in İskambil Kağıtlı Natürmort’u vardır ve ondan sonra kübizmle kimse ilgilenmedi, kübizmin Türk insanıyla hiç ilgisi yok. Kübizmi getiren D Grubu’nun üyeleri, fovizmi getiren, konstrüktüvizmi getirenler hepsi yenilikçi oldular. İşte ondan sonra pop sanatı, kavramsal sanatları, body art’ı, land art’ı… İki aya, bir haftaya indi. Buraya getirdin mi yenilikçi oluyor. Bu yenilik demek değildi. O yüzden Batı’nın çağdaşlığına, çağdaşlık evrenseldir ama, körü körüne bağlı, aktarmacı ve batı hayranı olarak da yeni bir çıkış yapılamayacaktı. Şimdi Türk sanatçılarını izliyorsunuz son dönemlerde, Batı’da da büyük müzayedelerde Sothebys’de, Christys’de yer alan sanatçılar, ki bunlardan biri de benim söylemekten çekinmiyorum, en yüksek fiyatlarla Burhan Doğançay’ın, Erol Akyavaş’ın, benim eserlerim satılıyor. Bu demektir ki dayandıkları temel daha ilginç, daha özgün, daha yeni, daha farklı… Bu temelden çıktığınız zaman batıda da bir değer oluyorsunuz. Mesela Türk sanatını Batı’da gösteren büyük sergiler oldu. Paris, Londra, Roma, Brüksel’de 1970’lerde açılan bu sergilerde benim resimlerim İslamik Klee olarak geçti, bir ilgi uyandırdı. Hala uluslararası bir ödül kazanmamı, Türkiye’deki başarılarımı, yabancıların beni arayıp bulmasını ben buna bağlıyorum. Kişilikli, kimlikli, kendi özüne sadık kalan bir sanatı kökleştirirse Türk sanatçısı mutlaka başarılı olacaktır. Türk sanatının iki sorunundan birisi kendi özgüvenini oluşturamayan Batı hayranı sanatçılardır. İkincisi de Türk sanatının gerektiği kadar tanıtıma ulaşmamış olmasıdır.

 

4- Sizce Türkiye sanatı, dünya sanatı içinde özgün bir yere sahip mi? Siz Türk sanatının bu alandaki yolculuğunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Bir defa Türk sanatçısının yeteneği tartışılmaz, genlerinde var bu, yaşadığı topraklar sanat yapmaya çok uygun. Sadece daha pratikte, daha güncel yaşamda, yaşam standardına ilişkin pazarın oluşması, resimlerin satılması, saygınlık duyulması, moralinin yükselmesi gerek. Bunlar oluyor, olmayacak şeyler değil. Herhalde 50 yıl önce bir sanatçı atölyesi böyle değildi. Sanatçı atölyeleri yoktu ama bugün birçok sanatçının atölyesi var, genç sanatçılar bile galerilerle anlaşmalar yapıyorlar, yurt dışına gidiyorlar. Bir de içine kapanıklığı atmak durumunda Türk insanı ve sanatçısı, yoksa ilerleyemez.

Bugün olanaklar var mesela, karşılıklı burslar var, Erasmus programı var, kültür bursları var, Avrupa Birliği’nin kültürel destek fonları var, bunlara açık olmak gerekli. İnternette sanal galeri kurmak var, sanal müze kurmak var, eğitim vermek var. O kadar çok olanak var ki bu olanakları bir yerde hissetmesi ve üzerine gitmesi ve tuttuğunu koparması lazım. Türk insanının bu özgüvene sahip olması lazım. Bu da eğitimle geliyor. Eğitimin biraz düzeyi düştü. Birden, çok okul açılınca bu okullara yetecek kadar eleman yoktu, akademik kariyer başlamamıştı, sanat ne zaman başlardı başlamazdı, biz doktora demedik sanatta yeterlilik dedik belki de hataydı. Eskiden planlama programlama dairesi vardı, sorarlardı 5 yılda bir 5 yıllık planlar yaparlardı. Ne kadar sanatçıya ihtiyaç var bu nüfusa göre. Başka alanlar da bellidir ne kadar öğretmen, ne kadar doktor gerek ama sanatta böyle bir rakam yok, bizde rakamlar çok daha düşük. Birdenbire üniversiteleşme, ülkenin bütün her yerinde olması güzel bir şey ama daha o toprak hazır değilken, gübresi, sulanması, iklimi hazır değilken birçok yerde yapıldığı zaman sonucunda sadece diploma alan kişiler oluşuyor. İyi bir eğitim kadrosu gerekli, iyi bir eğitimci de kolay değil çünkü ben bir sanat eğitimcisiyim biliyorum. Sanat eğitiminde öğrenci hocasını seçer Akademi’de, size güvenerek gelir, siz ona ne söylerseniz inanır, onu eğer yanlış bir yere yönlendirirseniz o 3 ayını verir, kaybeder, 3 yılını kaybeder, bütün sanat hayatını kaybedebilir. Çok dikkatli olacaksınız. Eleştirinin ölçüsü övmek mi yermek mi, hangi oranda hangi psikoloji içinde olacak. Yani çok geniş bir bilgi birikimine sahip olmalısınız. Bütün dünyayı tanımalısınız, edebiyatı bilmelisiniz, felsefeden haberiniz olmalı, sanat kültürünüz olmalı, sanat tarihini bilmelisiniz yalnzca teknik bazı şeyleri öğretip gidin sonra bir sanatçı yetiştirin, yok böyle bir şey. Testiyi dolduran da kıran da bir olmayacak. Dünya’nın her yerinde, batı ülkelerinde, Amerika’da çok değişik kalitede üniversiteler var. Onların değişik hocaları var, iyisi var ortası var. Zengin çocukları, güzel kızlar, oğlanlar güzel hayat yaşasın diye olanlar var, bir de işi çok ciddi sıkı tutanlar var. Ben Akademi’nin tek, ilk, örnek bir kurum olmasını her zaman istedim buna çaba gösterdim. Orada öğretim üyesi olmanın sorumluluğunu taşıdım ve iç rahatlığıyla başarılı bir öğretim süreci geçirdiğime inanıyorum.

 

 

 

5- Sanatta 50 yılı geride bıraktınız. Geriye dönüp baktığınızda keşke şunu şöyle yapsaydım dediğiniz oldu mu ve bundan sonrası için yapmak istediğiniz neler var?           
Sanat hayatımla ilgili önüme ne gelmişse en doğrusunu yapmaya çalıştım. Mesela sağlığımla ilgili şeyler oldu, kendimi bu kadar harap etmemeliydim. Ben 25 sene boyunca o kadar yoğun bir tempoda çalışıyordum ki, örneğin ders bitiyordu insanlar geliyordu kültür toplantıları yapıyorduk ve ben 20 - 25 sene öğle yemeği yemeyi unuttum, şeker hastası oldum. Ne bileyim o sıkıntılar içinde toplantılarda sigara içilir, hiç sevmediğim halde sigara da içtim kalp hastası oldum, krizler geçirdim, kalbime stent takıldı, tüberküloz oldum. Bana ne verilirse en iyisini yaptım, yapmam gereken şey bu kadar, bunları yapmadan daha çok sanatımla mı uğraşmaktı? Düşünüyorum, hayır, bunları yapmadan duramazdım. Çünkü şimdi bu yaşımda niye yapıyorum, bu yaşımda niye yapıyorsam o yaşımda da o zaman mutlaka onu yapmam gerekliydi. Ülkesever, yurtsever, sanatsever, insan sevgisi dolu… Bunları biz yapmazsak kim yapacak diyen bir kuşağın insanıydık biz, öyle yetiştirilmiştik. Atatürkçü, inançlı, ülkesi için kelle koltukta giden… Yaptıklarımdan dolayı pişmanlık duyduğum bir şey yok, belki sağlığıma daha iyi dikkat edebilirdim bir de evliliklerim daha iyi olabilirdi onun dışında yaptığım birşeyden hiç şikayetçi değilim. Bundan sonra yapmak istediğim daha çok şey var. Mesela şimdi bir vakıf kuruyorum. Ben üniversite hayatımı çalışarak okudum. İşte ufak bir memur çocuğuyum, 3 kardeştik okul hayatımı çalışarak okudum ve şu anda benim atölye sistemimde; ihtiyacı olan kişilere çalışma alanı vermek, onları maddi olarak desteklemek var. Yarın bu kurduğum vakıf bunu destekleyecek. Ben bütün resimlerimi, telifini, malımı mülkümü her şeyimi bu vakfa bırakıyorum. Çocuklarıma birer ev, yazlık verdikten sonra şimdi bu vakıfla ilgili onun yaşaması, onun bir yerinin olması, İstanbul’da bir müzemin olması, bir özel güzel sanatlar lisesi kurabilmek belki bir üniversite kurabilmek istiyorum. Daha genç olsaydım daha da fazla hayallerim olacaktı ama, hayallerim hiç bitmiyor. Biraz bana tanrı ömür verirse enerjim, aklım uçmaz gitmez, ben kendimi bilir durumda olursam şu 10 yıl benim için önemli. Bundan belki bir 10 yıl önce isteyemeyeceğim şeyleri şimdi istemeyi düşünüyorum. 10 yıl önce hiç imkanım yoktu ama şimdi imkan sahibi olmaya başladım. Şimdi ismimin doruğundayım, insanlar bana geliyorlar, önerilerle geliyorlar, beni destekliyorlar. Bunların verdiği güvenle çok güzel şeyler yapacağım. Çok güzel resimler yapacağım. Ve bu müzeleri, kültür merkezlerini, okulları enerjim yerinde olursa bütün bunları yapacağım. Hayalim çok. Hiç öyle sığmıyor, eskisinden daha fazla…

 

6- Sizin 50 yıllık sanatçılığınız yanında bir o kadar da hocalığınız var. Türk sanatının geleceğini belirleyecek olan genç sanatçı adaylarına bir hoca olarak neler söylemek istersiniz?    
Kolay tatmin olmasınlar istiyorum, hedefleri biraz daha büyük olsun. Belli, geliyorlar Akademi’ye, onu bir aracı olarak kullanıyorlar. İşte bir akademi diploması var, yüksek diplomam var, kimisi askerlik yedek subaylık yapıyor… Bunlar küçük hedefler. İyi sanatçı olmak, sanatçı olmak kadar iyi, büyük bir şey yok. Bu kolay bir şey değil, bir bedel ödeyerek oluyor insan. Sağlığından ödüyor, zevkinden ödüyor, uykusundan ödüyor yani bu bedelleri ödedikten sonra önemli bir yere geliniyor. Bunun için de küsmemek lazım, hedeflerini büyük tutmak lazım, yılmamak gerekli. Sadece çalışmak değil olağanüstü çalışmak gerekli, özverili olmak gerekli, aşırı bencil olmamak gerekli, idealist olmak gerekli, yurtsever olmak gerekli, demokrasiye inanmış olmak gerekli ve insan sevgisini içinde taşıması gerekli. Çocuklara bunları söylüyorum.

 

 

Etiketler: Magnet, Devrim Erbil
Aralık 01, 2020
Listeye dön
cultureSettings.RegionId: 0 cultureSettings.LanguageCode: TR